Dolar : Alış : 5.3314 / Satış : 5.3410
Euro : Alış : 6.0764 / Satış : 6.0874
HAVA DURUMU
hava durumu

istanbul6°CYağışlı

- Hoşgeldiniz - Sitemizde 41 Kategoride 770 İçerik Bulunuyor.

SON DAKİKA

Neden yemek yeriz?

27 Mart 2015 - 1.973 kez okunmuş
Ana Sayfa » Yazarlar » Neden yemek yeriz?

Siz de teselli için mi yemek yiyorsunuz?

Dünyaya geldiğimizde yaşamın kıyısında dururuz, yaşama katılmak için yaşamın içine doğru çekilmemiz gerekir. Bizi yaşama çeken ve ilk uyaran şey; anne sütü yani beslenmedir.
Sütün olmadığı, besinin verilmediği birinin hayatta kalma şansı yoktur. İnsan varlığı söz konusu olduğunda beslenmenin, bir diğer ifadeyle yemek yemenin yalnızca fizyolojik bir
ihtiyacı gidermediği de açıktır. Bizler sütü içimize çekip bedenimizi fiziksel olarak beslerken,
sadece sütü içimize almakla kalmayız, sütle beraber ebeveynimizin yaydığı tüm enerjiyi, sevgiyi, değeri, mutluluğu ya da ne acıdır ki tam tersini yani kaygıyı, korkuyu, istenmemeyi,
değersizliği de içimize doğru çekeriz ve bu içimize aldıklarımızla benliğimize, kişiliğimize ilişkin bir anlam üretmeye başlarız.

Çok ilginç değil mi! Acaba siz kaç gün, kaç ay, kaç yıl anne sütü aldınız biliyor musunuz? Anneniz hayatta ise sorun lütfen. Nedir bu beslenmeden bizlerin bebekken anladığımız: Ben
doydum, doyurulmaya, sevgiye değerim, bana bu besini verene, kendime güvenebilirim, içine yerleştiğim dış dünya ve kendi bedenimin içine yerleştiğim bu alan yaşamaya, sevilmeye
değer. Beslenmenin aşırı ya da tam tersi yetersiz olduğu durumlarda ise “ben sevilmeye değer değilim, dış dünya ve benim yakınımda duran kişiler güvenilir değil, burası korkutucu bir yer, bana ben olmam için yer yok, otoriteye (başta çoğunlukla  anne ve baba sonrasında ise diğer kişiler) karşı gelemem, benim varlığımın bir anlamı yok, değersizim, vb” pek çok olumsuz duygu ve algı gelir kişiliğin ana çekirdeğinin üzerine oturur.

Ruhsal düzlem veya enerji alanında kişi olumsuz durumlarla savaşını, bedenin silahlarını, kısaca sözsüz iletişim dilini kuşanarak yanıtlar. Çünkü insanın en temel ihtiyacı, acıdan
(olumsuz deneyimlerden) uzaklaşmak ve ona haz, yani mutluluk veren şeylere doğru yönelmektir. Yaşamın ilk yılları söz konusu olduğunda en önemli mutluluk
ve hatta bilgi edinme kaynağı ağız ve ağız bölgesinin etrafında yoğunlaşır.

Bu nedenle oral (ağız) dönem denir bu döneme. O yüzdendir ki çocuklar buldukları her şeyi ağızlarına götürürler. Yemek yemek bir anlamda yaşamın erken evrelerinde sevgi,
yakınlık, güven ve değer algısı ihtiyacının karşılanmasını sağlar. Bu ihtiyaçların yeteri derecede karşılanmaması ya da çok abartılarak çocuğa kendi kapasitesinin üstünde bir yük bırakılması;
diğer bir deyişle çocuğunun hem beden sınırlarının hem de psikolojik sınırlarının ihlal yada ihmal edilmesi yaşamın diğer dönemlerinde sürekli yiyerek bedensel dille iletilen
bir mesaja dönüşür. Bu dışarıya verdiğimiz mesajın özünde “beni görün, beni koşulsuz sevin, ben de kendi varlığımla sevilmeye değerim, benim de bir varlığım var ve bu yaşamda olmamın bir değeri/ anlamı var” ya da “ben senden (otorite figüründen yani annebabadan) bir parçayım ama senden farklıyım, bana kendim olmam için bir alan bırak, sınır koy, sana hayır diyebilme şansı ver ve bunu diyebildiğimde sevgini benden çekme” gibi pekçok derin anlamlar olabilir.

Çok ilginçtir ki, bu anlamlar yaşamın ilerki dönemlerinde evrilerek şekillenir ve kendine sembolik diller bulur. Yaşamın acı verici ya da stres yaratan koşullarından; acıdan uzaklaşmak ve mutluluğa ulaşmak için izlenecek yol artık belirlenmiştir, gidilecek liman bellidir; en temel mutlulukların ve ilk haz kaynağı olan ağız bölgesinin yarattığı hazza sığınılır. Olumsuz duygular ve düşünceleri bertaraf etmek için yiyecekler içe doğru başka bir amaç uğruna alınmaya başlanır. Ama ne kadar yersek yiyelim yetmez; çünkü asıl açlık, gerçekte fiziksel  açlıktan kaynaklanmaz. Oysa ne gariptir ki, bize bilinen ve doğru olan tek yol buymuş gibi gelir. O yüzdendir ki sevgilimiz bizi terk ettiğinde, patronumuz bize kızdığında, birine öfkemizi dile getiremediğimizde çikolata paketlerine, ışığa koşan pervaneler gibi koşarız. Hele bu pervanelerin yaşamda kalmaları; yani varlıklarının anlam bulmaları için gerekli olan ışığın gölge gibi sızdığı, belli belirsiz olduğu, kaybolduğu ya da tam tersi yaklaşamayacak kadar parlak olduğunu göz önünde bulundurdugumuzda ve tüm bunlara çok erken sayılacak bir dönemde maruz kaldığımızı düşündüğümüzde yemek yemek,  tıkanırcasına, kendini kaybedercesine  yemek; yani obezite sığınılacak güvenli bir liman gibi gelir. Bu limanın yolu bazen bize ta bebeklikten gösterilmiştir. Annemiz değil midir ağladığımızda ağzımıza biberonu, emziği sıkıştırarak bizi susturan; babamız değil midir düştüğümüzde, hastalandığımızda bize çikolata alıp acı odağımızı değiştirip yemeyle şekil bulan bir mutluluğa dönüştüren…

Kısaca psikolojik olarak doyurulmamış olmanın sonucunda karşılaşılan “açlık” bedenin kullandığı silahla; ağızla doyurulmaya çalışılır. Ruhsal dünyamız dile gelemediğinde beden diliyle konuşur ve onun dili sanıldığının ve tahmin edildiğinin ötesinde çok derin ve vurucudur.
Sevilmediğimizi hissettiğimiz ilk anda yiyeceklere sarılıp, kendimize değerli olduğunu hissettirmeye çalışıyoruz.
Merak etmeyin yalnız değilsiniz, dünyada her iki kişiden birisi teselli için atıştırır. İşte tam bu saydığım sebepler yüzünden yemek yemek bağımlılık yapar, mutlu eder, uyuşturucu etkisi yaratır! İçimizdeki boşluğu doldurur, geçici rahatlık ve güven verir. Ancak bu geçici bir mutluluktur. Yediklerimiz gerçek besin değilse,çok yağlı, bol kaloriliyse ve yedikçe daha çok yemek istiyorsak dikkat etmelisiniz.
Fazla yemek yemek kendimize bir şiddet uygulamasıdır. Kendi sınırlarını ihlal etmektir. Sindirim sistemi çalışırken tüm sistemler yorulur; sindirim sistemi (mide, ağırsaklar,pankreas, safra kesesi ve karaciğer) ve dolaşım sistemi (kalp), hormonal sistem (tiroid) hepsi yorgun olur! Yemekten sonra kalp hızlanır, pankreas çalışır, kan şekeri düşer, hafif üşüme ve uyku hali olur. Sindirim vücudu en fazla yoran faaliyettir. Bu nedenle yemekten hemen sonra koşulmaz, yüzülmez. Tüm vücut sindirimle meşguldür.

Hayata devam edebilmek, acıları bastırmak için keyif verici ve tekrar eden davranışlara yöneliriz. Sigarayı, bazen terk eden sevgilinin yerine koyarız; içkiyi anne babamızın artık bir araya gelemeyeceğini öğrendiğimiz andaki duyguyu bastırmak için içeriz; şekeri eksik sevgi, sevinç duygusunun yerine  koyarız. Tatlı, şekerleme, makarna, börek bedenimizde çok kısa sürede serotonin denilen mutluluk hormonunu salgılatır. Ancak hemen arkasından hızla düşer ve tekrar daha da mutsuz oluruz. Hayatta biz insanlar neler isteriz acaba? Keyif, sevgi, mutluluk, özgürlük…
Ancak bunları istemek aklımıza gelmez bu kadar koştururken. Böbrek üstü bezinden salgılanan, kronik stres hormonu olan kortizol hormonu, negatif duyguları güçlendirme özelliğine sahiptir. Araştırmalar sonucunda stres altındaki insanların zamansız atıştırmalarına “teselli yemeği” adı verilmiştir. Teselli yemeğine sıkça başvuranlara ise “duygusal yiyiciler”  denilmektedir. Biliyor musunuz neredeyse her iki kişiden biri “duygusal yiyici”dir. Duygusal yiyicilik, yaşamımıza girmeyen veya hissedemediğimiz  sevgi ve ilgi için hayatın tadını deneyimleyemediğimiz için yerini yiyecekle, yiyeceklerin tadı ile doldurduğumuz yemek alışkanlığıdır. İçinizdeki büyük boşluğu içeri bir şeyler atarak doldurmaya çalışırsınız. Ancak sizin içinizdeki boşluğun tam olarak neden olduğunu bilmemenizden ve boşluğun büyüklüğüne göre içeriye attıklarınız da bedeninizle beraber gittikçe büyür. Buna son vermek sizin, aslında bilinçaltınızın elinizdedir.

Unutmayın  lütfen bedenimiz duygu ve düşüncelerimizin ekranıdır!
Sağlıkla, sevgiyle kalın…

Dr. Gönül Ateşsaçan

Facebook Hesabınızla Yorum Yapabilirsiniz

YORUMLAR

İlgili Terimler :
maltepe türbanlı escort maltepe escort maltepe escort bayan maltepe sınırsız bayan escort maltepe